BEL(Lİ)Kİ

Aslında yeni güne programlanmış
ruhu dolu güzel insanlarız.
Ne bir şeye tek “umut”uz
ne de kimsenin son umudu..

EY İNSANLIK

Işık saniyede 299792458 metre yol alır Bülent. Meğer evrende gidilecek çok fazla yol varmış diyorlar. İnsanlar da hızlı yol alırlar. Ben de insanmışım annem öyle inanıyor. Anneler kutsaldır. Cennet bile annenin ayakları altındayken seni el üstünde tutmuş daha ne? Hayvanları çok sevdiği ayaklarına yatanlar olur, insan sevgisine oturmuşken. Hazır oturmuşken bir kahve daha içen de çoktur çay içenler kadar olmasa da. Her sorun için çıkar bir yol vardır. Her iyilik yapanın bir çıkarının olacağı düşüncesi ise hayyam ile ters düşer. Şu hayatta sev üzerine yazılmış her şeyin özünde kapı gibi hayyam vardır “aslında”. Kimsenin aslında bizi taktığı falan yok çekirdek çitlemeye bahane arıyoruz. Atomun çekirdeği öyle yoğun ki nasıl anlatsam püüüü çok fazla. Her yoğun duygu kendi öz çekimiyle pişirir seni Bülent. İsmin çekimleri ile yaşayanlar bulunur. Giriftim, giriftsin, giriftiz Bülent. Yaşayanlar ölenlerin ne çektiğini anlamazlar. Ölüm bencilliktir. Aslında ölen öldüğüyle kalır çünkü asıl olan kalanadır. Kaybına rağmen zamana yayan da kalandır, katlanan da. Ki zaten her hayatta kalan ölenin kalanı sayılmaz. Olanın kalana olabilmesi ile ölenin kalanlarının çok olması ters orantılıdır. Bölme işlemlerinin kalanlı olanları hep sevimsizdir. Bankacılık işlemlerinin en havalılarından biri “valör”dür. Havalı bir hayat yaşayabilme görünen ile ilgisizdir ve ancak ruhunun aldığı şekille mümkün olabilir. Mümkün telaffuzu sevimli, olumlu bir kelimedir. Sen seni sev sen seni Bülent.. Delisin….

“KARARLILIK” İLE MÜCADELE

İnsan her hangi bir şeyin oluş şeklini irdelemeden sonuca odaklanmaya başlayalı yıllar olmuştur. Yıllar bu duruma ‘’sonuç odaklı hareket’’ dememizi sağlamıştır. Sonuç, kapital düzenin bize ‘’sağlamış’’ olduğu kibirdir. Kibir, tüm semavi dinlerin söz birliği sağladığı önemli günahlardan olup insanı bencilleştirir. En üstte olmak için muktedir olmak vicdanlı olmaya tercih edilmektedir. Tercihen, her zaman tüm oluş şekillerinin mubah sayılması kabul edilmiş ve adına ‘’kararlılık’’ denmiştir.

Düşün… Hangi medeniyetin hangi önderi topluluğunun gönüllerine samimiyetini işlemeden başarılı olabilmiş? Düşün… Kurulan ya da analiz edilmeye vesile olan dönem, insan ya da olaylarda hangisi zamana rağmen sabit kalabilip yorumlanmaya ya da yeniden irdelenmeye gerek kalmaksızın bir başka döneme akabilmiş? Dinamik bir ticaretin, ekonominin, arzın ve talebin olduğu bir dünyada dinamik olmayan ve günden güne evirilmeyen bir topluluktan ya da düşünsellikten ya da sosyolojiden bahsedebilir misin? Her şey evrilirken insanın bunu kararlılıkla yapabilmesi ancak ‘’çağın gereklerine ve mizacına’’ uygun samimi-içselleştirilmiş hareketlerle mümkündür. Ne yıllar öncesinin bir düşünürünün, ne o yılların samimi bir muhafazakârının, ne de isyankâr bir solcunun efsane ve içi dopdolu sözünün günümüz dünyasında bir hükmü olmayabilir. Takılma oralara.
Zaman akıyor!

Düşün… Zaman ‘’an be an’’ akarken molekül zerreciklerinin bile aynı kalamadığı bir evrende senin fikirlerinin değeri, derinliği ya da karşılığı değişmeyecek midir? Değişime inanan sen, ben ve bu çağın tüm yaşayanlarının kendiyle çelişmesine sebep olmayacak mı? Güncelle kendini. İnandığın değerler, düşünceler ve sahip olduğun değerler için güncelle. Kazanılmış tüm vicdanı ve samimi kanaatler ile ilgili fikirleri üst üste koyarak güncelle ki  ‘’gerçek kararlılık’’ gösteresin. Tarihte dönüp baktığın tüm kahramanların hikâyelerinde o samimi ve gerçek kararlılığı insan yanından baksan zaten göreceksin.

Söyler misin, kaç put yıkıldı, kaç izahat verildi kocaman savlarımıza eko yapan kafa odalarımızda. Söyler misin, itikadın gereği mi yoksa inandığın düşünce adamlarına göre mi saygısızlık yapmalısın. İki dirhem cümlelerine mi saygı duymalısın kendinin, yoksa fütursuzca yaslanmalı mısın ceplerinden çıkana. Ceplerinden çıkan her ne ise bahtıma ‘’maaş’’ olarak. Yoksa havaların ısınmasını mı beklemelisin cesaretsizliğin karşısında bükmek için boynunu inancın. Daha kaç kez son olarak gelecek bizi kutar(amay)ıcı? Daha kaç kez kan akacak ileteceği sözlerine? Daha kaç analist konuşacak? Daha ne karşı tezler sıralanacak O’na karşı? Baksana umut aşılayan şairler de gittiler. Daha kaç sözsüz şarkı ve anlamsız şiir çıkacak “hit”? Sabır, milenyumla birlikte hantallık olarak fişlendi ya, daha nasıl bekleyecek kuru çamur ve daha neyi bekleyecek tüm insanoğlu sırf inandıklarını belki görür diye. Hangi ışığa baksan gözü yoruyor. Gün ışığı falan diyorlar ama ben inanmıyorum emperyalistlere.

Kararlı olabilmek için önce ‘’samimi bir insan’’ ol. Çok uzağa gittiğini de sanma.

İnsan kendinden daha ne kadar uzağa gidebilir ki?

SESSİZ

el’den ne gelir
bir  parçasına
kırmızı harflerle karalanmış
hayata iz bırakmaya çalışan
tıknaz kelimeleri
ardı sıra dizmekten başka..

ben çocukken de uzaklara dalarmışım
yalnız oynanabilen oyunları
keşfettikten sonra..

şuradan bir kişi uzatır mısınız?

Saat 03:28

Beşinci kattaki evimin oturma odası penceresinden içeri girdiğini gördüm. Doğruca mutfağa koştum ve bıçağı kaptığım gibi oturma odasına doğru koşmaya başladım. Onu öldürmeyecek ve hatta yaralamayacaktım. Bugüne kadar kimseyi öldürmedim ki hatta yaralamadım da. Ben birini yaralarsam üzülürüm. Üzülürsem yaralanırım. Yaralamak, üzmek veya üzülmek istemem. Bıçağı almaktaki amacım onu korkutmak ve geldiği yerden değil dairenin kapısından çıkmasını sağlamaktı. Geldiği yerden çıksa düşüp yaralanabilir ve ben onu da istemiyorum. Neden bıçak? Onu da düşünecek durumda değilim ama beşinci katın penceresinden girebilen birine vileda sopası ya da sarelle kavanozu göstermek komik olurdu. Geri geldiğimde yanında bir kadınla oda penceresi önünde sigara yakmış sohbet ediyorlardı. Kadın çizgi karakterler gibi garip bir siyah tayt ve üzerine ters v şeklinde inmiş koyu yeşil bluzunda göğüslerinin patlamayacağını garanti etmeye çalışır şekilde sıkmış, kulaklarında kocaman küpe, hatta küpeler ve burnunda haç şeklinde hızma, adama uzun kirpikleriyle korkunç bir şekilde bakarak hararetli bir şekilde konuşuyordu. Adam boş bir bakışla hatta bir robot gibi anlamsız ama bir o kadar ciddi şekilde kadını dinliyordu. Neden şaşırayım? Ben de hayata bir o kadar ciddi ama anlamsız bakıyordum. Beni gördüler. Dik durdum. Cesur. Gözlerim kısmış öyle bakıyordum. Gözleri kısık bakan erkekler daha korkunç görünürler. En azından şu an buna inanıyorum. Öyle korkunç bir durumdayım ki kendimi bile korkunç hissederek gayet ciddi bir hamle yapmama gerek kalmadan ‘Lan!’ diye bağırdığım anda korkarak ‘dur sakin ol’ demelerini ve gerisin geriye kapıya doğru gitmelerini sağlayarak evimden çıkartacağımı, pencereye koşarak aşağıdaki kuşçu Fikret abiye ‘abiiii çıkanları yakalayın geliyorum!’ diye bağıracağımı, tüm esnaf abiler bir başka mahalle kültürünü devreye sokup onları yaka paça etkisiz hale getirirken ben de aşağı inecek ve bir kahraman edasıyla onları sorgulayacaktım. Sonra tabi ki polislere teslim edecektik ve mahallemizin selameti açısından onlardan şikâyetçi olacaktım. Kafamda saniyeler içerisinde kurguladığım hataya yer olmayan akıl dolu planımı uygulamak üzere ‘Lan!’ diye bağırdım bütün gücümle. Kadın az önce geldiğimden haberdardı da sallamamış olduğunu belli ederek, dumanını sıkılır bir haldeyim edasıyla üfledi, izmariti pencereden aşağı atıp sağ tarafından, erkek olan ise robot gibi üç hamle ile solundan bana doğru dönüp kafasını hafif sağa eğerek bana baktı. Kadının tırnaklarında bir parıltı çarptı gözüme. Kadının tırnaklarının her biri benim elimde tuttuğum kahverengi saplı köy bıçağından daha keskin ve daha uzun ve hatta maalesef daha kalındı. Sanki kadının sadece sağ elinde benim elimdeki bıçaktan beş tane vardı. Sol eline bakmıyordum bile. Ve o an. Perdeler bu sıcak iğrenç Akdeniz öğleden sonrasında uçuşmaya başladı. Az önce sıraladığım umutlu ve benim açımdan kahramanlık olmasa bile zaferle sonuçlanmış olan planımın düzgün işlemeyeceğini anladım. Kadının tırnaklarından çıkan bıçaklar bana doğru yürürken birbirlerine sürtüyor ve bir deve Necit Çölleri’nde böğürüyordu. Adam komut bekler bir edayla yerinden kımıldamıyor ve bir çiçeğin üzerindeki arı sanki hiç iğnesi yokmuş gibi poposunu sallıyordu. Kadının göğüslerinin ortasından akan ter korkudan soğuk olan cinsten değil bu kadın her ne ise onun da sıcaktan etkilendiğini gösteriyordu. En azından insan olmak adına bir emareydi benim için ama yine de böylesi bir kadınla konuşacak bir şey olmadığını düşünüp onların kaçacaklarını hayal ettiğim kapıya bir Ossein Bolt olmasam da güzel bir taklidi edasıyla koşmaya başladım. Bu hızlı ve atik hareketim pencere önünde duran insan azmanı adamın nasıl, ne zaman, ne alaka olduğunu anlayamadığım bir hızla kapının önünde durmuş ve sırıtır gözlerle bana baktığını görmemle son buldu. Ensemde bir nefes, nefesin önünde giden ki hayatım boyunca nefret ettiğim peltek ‘s’ ile gelen iğrenç titreşim ve fısıldama eşliğinde. Sen dedi kadın. ‘Nereye gittiğini sanıyorsun’ Allah’ım dedim lütfen daha fazla ‘s’ geçen kelimeler söylemesin. ‘Ȃtıf’ dedi; bir gün herhangi bir kadın hakkında düşüneceğimi tahmin bile etmediğim ‘çirkin’ kadın.

Kaçma benden. Kaçman hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Eninde sonunda bıçaklarım boğazını kesecek ve iliğin kuruyacak. Aşk iliğin kuruyacak Ȃtıf, vicdan iliğin kuruyacak. İnsanlara verdiğin önem onlardan almayı beklediğin sevgi ve özen kuruyacak. Benim bıçaklarımdan birisi nefes. Nefes almadan yaşayabilir misin Ȃtıf? Hayır yaşayamazsın. Nefes alman için yalnızca evrenin bize sunduğu oksijen yeter mi sanıyorsun? Nefes alman için bundan fazlasına ihtiyacın var Ȃtıf. Nefes alman için insana ihtiyacın var. Nefes almak için elini tutan bir arkadaşa bir dosta ihtiyacın var Ȃtıf. Nefes alman için sana bakan gözlere ihtiyacın var. Ben onları tek tek kestikten sonra artık oksijen ile aldığın o lanet olası ruhsuz fiziksel nefesin bir boka yaramayacak.

Kaçma benden Ȃtıf. Çünkü sen nefes alsan da ölüyorum diye korkarken, yaşamadığın bu hayattan kopmaya korkarken. Gitmek istediğini sanıp, gitme anı geldiğinde gitmenin ne zor olduğunu gördüğün anda. Kalmak isteyeceksin Ȃtıf. Korkudan kalmak isteyeceksin. Benim ikinci bıçağım girecek devreye, aile bıçağım ve senden aileni alacağım. Niye biliyor musun? Her ne olursa olsun insan ailesine kızamıyor. İçgüdüsel hareket eden hayvanlar gibi ailemize karşı içgüdüsel olarak bağlıyız Ȃtıf. Sana ne yaparlarsa yapsınlar, ne yapmışlarsa yapmışlar ve sen onlara küsemiyor, kızamıyor, onlardan kopamıyor, en başın sıkıştığı anda değil ilk başın sıkıştığı anda onlara koşarken, onları anarken, onların aramasını ister onlardan medet umarken biçimsiz, karaktersiz ve çaresiz bir halde. İşte ben onları sana ulaşamaz seni onlara ulaşılamaz yapacağım Ȃtıf. Ve sen bir kez daha ölürken yine korkarken yine bu kadar korkacağını tahmin edemezken. Ne gidebilecek ne de kalmaya katlanabileceksin.

Kork benden Ȃtıf. Üçüncü bıçağım olan inanç başladığında kesmeye o tarifi zor ve edemediğin inancınıyani ruhunun Lut gölünü,dayanamayıp artık korkunu da gizleyemeyeceksin. Bu yüzden kork benden. Şimdiden öngörebilmeye çalışarak benden korkacağını, hazır ve nazır bir şekilde kork benden Ȃtıf. İnancın kesildiğinde birine, yahu birilerine yaklaşamayacaksın mesela!İnancın olmadığında konuşamayacak, inancın olmadığında kimseye gülümseyemeyecek, gözlerinin feri gidecek.İnancın olmadığında samimiyetin de olmayacak Ȃtıf. İnsandan, hayvandan, ottan, böcekten uzaklaşacaksın. Kalbin kırık ve dahi sükût içinde öylece uzağa bakakalacaksın. Yaklaşamayacak, yamacındaki huzuru bulamayacaksın içine üflenen Tanrı tarafından. Kopuk, kaçık, yanık bir vaziyette, sessizce, çaresizce bakakalacaksın. Sadece bakacak, sadece bakakalacak ve hiçbir şey yapmayacak yapamayacaksın Ȃtıf. Duaların, yakarışların, rahmet dileğin de olmayacak. Durmacana içine üflenmesini dilediğin rahmet yakınından dahi geçmeyecek. Sen kendinde Tanrıyı bulmaya yaklaşırken ‘sandığın’, yaklaşmaya çalışmalarında bir uzaklık hissedeceksin kalbinden kaçan, yağmur yağmur, gök gürültülü uzaklaşmalar göreceksin. Bu uzaklaşmalar benden olan korkuna yaklaşırken nasıl da bir hiç olduğunu anlayacaksın. Sen bir garip insanoğlu vaziyetinde bilinmek istenen bir Tanrı’nın unutulmuş zavallı bir kulu olacaksın.

Kaçamazsın benden Ȃtıf. Ben senin içinde sakladığın sen’im. Benden kaçamazsın. Benden kaçmaya çalışman bile kendinden uzaklaşmaya çalışmandır ki bu imkânsız. Kim benliğinden kaçabilmiş. Ben senin benliğini tam en orta yerinden alırken ruhunun, karnın ağrımaya başlayacak Ȃtıf. Benden kaçmaya çalışırken içindeki benlik yakacak seni. Kurumuş, ıslanmış, yanık benliğin kaçacak senden. Ve sen kurtulamayacaksın. Kendinden kaçarken kendini daha çok bulacak, daha fazla kendin oldukça rahatsız olduğun kalmalar artık seni çıkılamaz bir benlikte boğacak. Ve ne biliyor musun? Ben, benliğini kestiğimde kendinle baş başa kalamayacak daha fazla kaçmak isteyeceksin kendinden. En zoru da bu ya Ȃtıf. Her şeyden kaçabiliyor insan. Bir tek kendinden uzaklaşamıyor. Keseceğim. ‘İçindeki sen’i senden alacak ve yalnızlık ile bir başına kalmak arasındaki derin farkı anlayacaksın. Bir insanın içinde kendisi olmadan nasıl zavallı olduğunu anlayacak ve bir kez daha ölmek isteyecek ve tabi ki de ölemeyeceksin. Henüz.

Son bıçağımla insanın, yani senin, yani senin gibilerinin en çok ihtiyacı olan şeyi keseceğim. Beşinci bıçağım ile bir hayvanın ya da bir bitkinin bile farklı şekillerde, farklı formlarda bizim insanda alışılagelmiş bir şekilde olmayan ve yaşadıkları ve hissettikleri ve aslında ihtiyaç duydukları şeyi keseceğim. Bizim anlayamadığımız şekilde. Kalıp bir şekilde aklımıza mıhlanmış şekilde olmayan. Bir hareket ile niyetin belli edilebildiği, o eylem ile savaşın bile ara verdiği. Kavgaların sonlanabildiği. Sevginin, merhametin tekrar yaşatıldığı şeyi keseceğim. Çocukken masum, çoğu zaman çıkarsız, bir ibadet sonrası, kabul görmüş bir dua sonrası, istersen kayra de, istersen tanrı. Onunla ilgili olduğunda içinde karşılıksız hissettiğin ferahlık gibi ferah hissedebildiğin şeyi keseceğim. Gülümsemeni Ȃtıf, yüzündeki tebessümü, içinden gelen mutluluğun dışavurumunu. Unutamadığın derin ve güzel anlardaki yüz ifadeni. Bazen bir fotoğraf, bazen bir hediye teşekkürü, bazen aşk, bazen anneyi. Gülümsemeni. Durmadan yâd ettiğin o sana en çok yakıştığını düşündüğün ve insanın o olmadan yaşayamayacağı en protest eylem olan gülümsemeni keseceğim. Şu çıkarlar dünyasında çıkarı olmayan, aslında çıkarsız kalan tek his olan gülümsemeyi keseceğim. Sen gülümsemediğinde bülbül gülü göremeyecek mesela, sen gülümsemediğinde anne emzirmeyecek otuz üç yaşındaki çocuğunu. Anne sütten kesilecek, sevgiden kesilecek, umuttan kesilecek. Arı çiçekten çiçeğe zıplamayacak onbinsekizyüzkırkaltı defa. Tozlaşma bitecek. Toz olup gideceksin Ȃtıf. Hem de zerre gülümsemeden.

Bıçaklarını birbirine sürterek her bir adımı bin yıl kadar uzunmuş gibi üzerime doğru gelmeye başladı. Erkek olan üzerime doğru gelirken çıkardığı hırıltılı kahkaha sesi ucuz bir korku filmindeki gibi de olsa içimde sonsuz ve hiç bitmeyecekmiş gibi bir korku yaratmaya başladı. Kollarımdan tuttu, kadın ise kolunu yukarı kaldırdı, bıçağında yüzümün şekilsiz çirkin yansımasını gördüm. Madem artık çekeceğim eziyetten alacağım cezadan kaçışım olmayacak, madem fiziksel olarak yetersizliğim ruhsal ve vicdani yoksunluğa doğru gidecek ben de bir Filistinli kadar olmasam da en anarşik eylemi gerçekleştirmeye başladım ilk bıçak benle ilişkisine başlamadan saliseler öncesinde. İçinde o kalacak olan uhde ile yanımdan ayrılsın diye, ben yoksun kalacağım zaten bir insanın tüm bunlara karşı yapabileceğine inandığım en güzel eylemi yapacaktım zamanı durdurabildiğim bu garip karenin hem arkasından çekilecek son karemde. Kadının çığlıklar atarak çaresiz kalmanın ne demek olduğunu hem de yanında duran o azmana rezil olmasını sağlamak için yapacaktım. Durdu zaman ve ben saliseler öncesinde duygusuz kalmanın, saniyelik, insan için kısa, insanlık için uzun eylemimi gerçekleştirdim. En derin, en samimi ve en güçlü şekilde durdum ve…..

Gülümsedim!